Güzel Bir Geceyi Berbat Ettiniz "The Girl on the Train Değerlendirmesi"


10 Ocak 2017 Salı Günü biraz erken uyudum ve sabaha karşı üçte uyandım. Tüm Türkiye'yi esir alan kar Muğla'ya da ancak bu gün ulaşabilmiş ve sabaha karşı bile olsa karlı bir güne uyanmak çok güzel bir histi ve aklımdan "Uzun zamandır ertelediğim şu filmi izleyeyim ve güzel bir yazısını yazayım." diye geçirdim. Ve fakat gece tamamen zehire dönüştü.


Filme televizyonda denk gelip şöyle bir beş dakikasını izleseydim filmi oldukça överdim. Bu övgüler filmin tamamını izleyince de değişmedi ama keşke beş dakikasına denk gelip bir daha filmi izlemeseydim dedirtti. Her zaman büyük bir Emily Blunt hayranı oldum. Gerçekten de kendisine verilen karakteri olabilecek en iyi şekilde canlandırmış tıpkı filmdeki diğer oyuncular gibi. Haley Bennet, Rebecca Ferguson, Justin Theroux, Luke Evans v.s. v.s. herkes rolünü layığı ile oynuyor filmde. Işık, kareler gayet hoş ve rahatsız edip tat kaçırmıyor. Müzikler de filmin vermek istediği gerginliği yansıtıyor.


Yalnız ben mi bu filmi fazla ciddiye almışım yoksa filmin senaryosu ve hikayenin işlenişi gerçekten çok mu kötü. Normalde bir filmden beklediğimiz senarist ilginç bir hikaye kurar ve izleyici de bu ilginç hikayeyi çözmek için film boyunca çabalar durur ve finalde de "ben ne izledim?" duygusuna kapılırsınız. The Girl on the Train için sanki bunun tam tersi geçerli. (Buradan sonra spoiler hissi var) Film belirli bir aşama kaydetmesinin ardından ekran başında "Milyonlarca detay! bunları aklımda tutarak filmi nasıl anlayacağım?" diye düşünürken bunların aslında tamamen gereksiz olduğunun farkına vararak filmin kendi kafasına sıkmasına şahit oldum. Sanki filmle ilgili olayı biz zaten biliyormuşuz da senarist olayı daha çözememiş hissine kapılmam sonrası filmle ilgili katlanılabilir tek şey Emily Blunt kaldı.


Eğer bir senaryo yazsaydım katilin uşak olduğunu belli etmemek için kullanacağım son yöntem ondan neredeyse hiç bahsetmemek olurdu. Film ise adeta bir deve kuşu misali kafasını kuma gömerek hikayesindeki büyük(!) sürprizi gizlemeye çalışmış. 


İşte bu yüzden bu berbat filmin suçlusu sensin sayın SİNEMASEVER! Sadece kendi üstüne alınma! Burada suçlu sen, ben, hepimiziz!  Nice iyi filmi çok saçma bulup, basit  ve hiç bir anlamı olmayan filmleri gazladık... (İlk kuralı kendinden bahsetmemek olduğu için hangi filmi kastettiğimi belirtmeyeceğim) Bu yüzden artık sinemacılar bizleri hafife alıyor ve basit hikayelerden büyük filmler çıkacağına inanıyorlar. Artık iki saate bir evren sığdırmakla uğraşmayıp devam filmlerini ardı ardına sıralıyorlar. Akıllarına hiç bir şey gelmezse Saygın eserleri 30 sene sonra hortlatıp, yeni şeyler yaratmaktan, yeni yerler keşfetmekten köşe bucak kaçıyorlar... Niye? Çünkü öyle yaparlarsa normalin iki katı daha fazla gişe geliri elde etmekle kalmayıp, üstüne bir sürü de yan ürün satıyorlar...


Tabii ki ben dahil hiç kimse benim bu sözlerimden dolayı alışkanlıklarını değiştirmeyecek. Yapım şirketleri yeni fikirlere, yeni keşiflere daha olumlu bakmayacak. Fakat bir şeyleri izlerken seçici olmanın değerini bilenler, kültür mantarı olmak adına vakitlerini her şeyi görmeye harcayanlar yerine seçerek daha fazla keyif almanın ne kadar önemli olduğunu bilenler umarım beni anlayacak...